Pazar, Nisan 21, 2024

Son Haberler

İlgili Yazılar

Liberalizm kendisini kurtarabilecek mi? / Samuel Moyn

Liberalizm kuşatma altında. Bu yalnızca, bir kez daha Donald Trump’a karşı seçimi kaybetmekle ya da ucu ucuna zafer kazanmakla karşı karşıya kalabilecek olan Amerika’nın Demokrat Partisi için bir sorun değil. Dünyanın dört bir yanında, kısıtlı hükümet, kişisel özgürlük ve hukukun üstünlüğüne olan bağlılığıyla siyasi liberalizmin tamamının başının belada olduğu görülüyor.

Liberallerin Soğuk Savaş zaferinin ardından “tarihin sonu”nu ilan etmelerinin üzerinden çok zaman geçmedi. Ancak liberalizm yıllardır kendini sürekli uçurumun kenarında hissediyor: Otoriter Çin’in yükselişi, aşırı sağcı popülistlerin başarısı, tıkanma ve durgunluk hissi…

Liberaller neden kendilerini bu kadar rutin bir şekilde bu konumda buluyorlar? Çünkü Soğuk Savaş dönemini geride bırakamadılar. Liberaller, kökleri Aydınlanma ve Fransız Devrimi’ne dayanan ideolojilerini o dönemde yeniden keşfettiler – ve daha kötü bir şekilde keşfettiler. Soğuk Savaş liberalizmi, liberal hükümetin sürekliliği ve bunu bozabilecek tehditlerin yönetimi ile meşguldü, liberallerin bugün sahip olduğu aynı kaygılarla. Kendilerini kurtarmak için, onları mevcut çıkmaza sürükleyen Soğuk Savaş hatalarını geri almaları ve inançlarındaki özgürleştirici potansiyeli yeniden keşfetmeleri gerekiyor.

Soğuk Savaş’tan önce Başkan Franklin Roosevelt, Büyük Buhran’a tepki olarak liberalizmin yenilenmesini talep etmiş ve tiranlığın cazibesinin temelinde ekonomik kargaşanın yattığını vurgulamıştı. Roosevelt’in yönetimi, liberalizmin binlerce yıllık hiyerarşinin ardından insanlığın zincirlerini kırmayı vaat ettiği bir yüzyılı geride bıraktı – feodal yapıları ortadan kaldırdı, ekonomik ve sosyal hareketlilik için daha fazla fırsat yarattı (en azından erkekler için) ve tüm bu başarılar ırksal eşitsizliklerle gölgelenmiş olsa da din ve geleneğe dayalı engelleri yıktı. En vizyoner haliyle liberalizm, hükümetin görevinin daha iyi bir gelecek için insanların baskının üstesinden gelmesine yardımcı olmak olduğunu ima ediyordu.

Ancak sadece birkaç yıl sonra Soğuk Savaş liberalizmi, 20. yüzyılın ortalarındaki krizlerden önce gelişen iyimserliğin reddi olarak ortaya çıktı. Almanya’nın iki savaş arası kısa demokrasi deneyinin acı verici yıkımına tanık olan liberaller, faşizme karşı savaşta komünist müttefiklerinin korkutucu bir düşmana dönüştüğünü gördüler. Buna liberalizmi yeniden kavramsallaştırarak yanıt verdiler. Oxford’lu Isaiah Berlin gibi filozoflar, özellikle devletin müdahalesinin olmaması olarak tanımlanan bireysel özgürlük kavramını vurguladılar. Özgürlüğün, insanlığı güçlendiren kurumlar tarafından garanti edildiği inancı ortadan kalktı. Bu liberaller, özgürlüğü daha fazla insan için daha inandırıcı hale getirmeye çalışmak yerine – örneğin kendi parlak geleceklerini vaat ederek – sistemi çökertebilecek ölümcül düşmanlara karşı mücadeleye öncelik verdiler.

Bir başka Soğuk Savaş liberal entelektüeli olan Harvard profesörü Judith Shklar’ın dediği gibi, bu bir korku liberalizmiydi. Bir bakıma korku anlaşılabilir bir şeydi: Liberalizmin düşmanları vardı, komünistler 1940’ların sonunda Çin’i ele geçirmiş, Doğu Avrupa ise Demir Perde’nin ardına düşmüştü. Ancak liberalizmi özgürlüğün korunmasına doğru yeniden yönlendirmek kendi risklerini de beraberinde getirdi. Korkunun esiri olan herkes, düşmanlarının gerçekte ne kadar tehlikeli olduğunu abartabilir, oluşturdukları tehdide aşırı tepki verebilir ve savaşmaktan daha iyi seçeneklerden vazgeçebilir. (Robert Oppenheimer’a sorun. Nazileri yenmek için gönüllü olduğu ülke daha sonra paranoya tarafından berbat edilmişti.)

Soğuk Savaş sırasında, tiranlığa karşı özgürlük ve düşmanlara karşı kendini savunma kaygısı bazen sadece liberallerin önemsemesi gereken özgürlüğün kaybedilmesine yol açmakla kalmadı, liberaller otoriterleri destekledikçe veya komünizmle mücadele adına savaşa girdikçe yurt dışında da şiddetli terör saltanatlarına neden oldu. Bu acımasız küresel çatışmanın ölüm tarlalarında milyonlarca insan öldü, bunların çoğu Amerika ve onun “özgürlük” adına savaşan vekillerinin ellerinde can verdi.

Hayal kırıklığı yaratan bir şekilde, Sovyetler Birliği özgürlük ve ilerleme konusunda liberallerin bir zamanlar kendilerine ait olduğunu düşündükleri türden vaatlerde bulunuyordu. Ne de olsa 19. yüzyılda liberaller aristokratları ve kralları devirmiş ve onların yerine özgürlük ve eşitlik dolu bir dünya vaat etmişlerdi. Fransız siyasetçi ve gezgin Alexis de Tocqueville gibi liberaller, hükümetin olası aşırılıklarından endişe duysalar da, demokrasiyi eşit yurttaşlık için şaşırtıcı yeni fırsatlar sunan bir siyaset biçimi olarak hayal ediyorlardı. Ve bu tür liberaller özgürleştirmek ve eşitlemek için piyasalara çok fazla güvenirken, sonunda bu hatayı düzeltmek için mücadele ettiler. İngiliz filozof John Stuart Mill gibi liberaller de sosyalizmin icat edilmesine yardımcı oldular.

Soğuk Savaş her şeyi değiştirdi. Bu sadece sosyalizmin on yıllar boyunca liberallerin ettiği bir küfür sözü haline gelmesi değildi (en azından Senatör Bernie Sanders onu yeniden canlandırmaya yardım etmeden önce). Liberaller, dünyanın dört bir yanındaki milyonları Komünizme yönlendiren ideolojik tutkuların, kendilerinin de kurtuluş vaat etmekten kaçınmaları gerektiği anlamına geldiği sonucuna vardılar. Columbia profesörü ve Soğuk Savaş liberali Lionel Trilling bu durumu, “En asil dileklerimizde yatan tehlikelerin farkında olmalıyız” diye açıklıyor.

Liberaller 1989’da inançlarını yeniden düşünme fırsatını yakalamış olsalardı, liberalizmin Soğuk Savaş dönüşümü şimdi bu kadar önemli olmazdı. Jeopolitik zaferlerinin sisi, zamanımızdaki uzun vadeli sonuçlarına rağmen kendi hatalarını göz ardı etmeyi kolaylaştırdı. Bunun yerine liberaller bu tavrı iki katına çıkardılar. Birbirini takip eden düşmanlara karşı onlarca yıl süren bitmek bilmeyen savaşların ve hem kendi ülkelerinde hem de dünya genelinde giderek daha “serbest” hale gelen ekonominin ardından, Amerikan liberalleri geri tepme karşısında şok oldular. Tarih sona ermedi. Ve esasen, yeni demokrasilerde ve Amerika Birleşik Devletleri’nde liberalizmden faydalanmış olanların çoğu şimdi onu yetersiz buluyor.

Liberalizm üzerine büyük bir referandum 2016’da, Bay Trump’ın gafil avlayan seçim zaferinden sonra başladı. Patrick Deneen’in çok satan “Liberalizm Neden Başarısız Oldu?” gibi kitaplarında, Bay Deneen’in yüzyıllar öncesine kadar izini sürdüğü tüm modern çağın liberalizmi hakkında bir “evet ya da hayır” oylaması yapıldı. Kendilerini çılgınca savunan liberaller, soyut kavramlara başvurarak yanıt verdiler. “Özgürlük”, “demokrasi” ve “hakikat” gibi tek alternatifin tiranlık olduğu soyut kavramları öne sürerken, kendi hatalarından ve bunları düzeltmek için nelerin gerekeceğinden uzaklaştılar. Her iki taraf da, tüm gelenekler gibi liberalizmin de “ya sev ya terk et” cinsinden bir şey olmadığını fark edemedi. Liberallerin Soğuk Savaş sırasında onu bu kadar radikal bir şekilde dönüştürmüş olması, yeniden dönüştürülebileceği anlamına geliyor: Liberaller felsefelerinin vaatlerini ancak daha önceki saiklerine yeniden dönerek canlandırabilirler.

Bu olası mı? Başkan Biden’ın gözetimi altında, Çin ve Doğu Avrupa’ya dair bir Soğuk Savaş dönemi duruşu görüldü. Bu bölgeler, üzerlerinde yaşanan olayların Soğuk Savaş liberallerini şok ettiği aynı yerlerdi. Bay Biden döneminde, kendisinden önce Bay Trump döneminde olduğu gibi, Washington’dan çıkan söylem Çin’i giderek artan bir şekilde medeniyete yönelik bir tehdit olarak ele alıyor. Bu arada Vladimir Putin’in Ukrayna’yı yasa dışı işgali Doğu Avrupa’yı bir kez daha özgürlük güçleri ile baskı güçleri arasında bir mücadele alanı haline getirdi. Bazıları Ukrayna’daki savaşın liberallere gerçek amaçlarını hatırlattığını iddia etmekten hoşlanıyor.

Ancak eve daha yakından bakınca bu daha şüpheli görünüyor. Bay Trump muhtemelen 2024 yılında Cumhuriyetçilerin başkan adayı olacak (seçimi kazanması da ihtimal dahilinde). Yine de liberaller başarılarını Amerika’nın geleceğine dair olumlu bir vizyondan çok mahkemelerin ulusu koruma becerisine bağlıyor gibi görünüyor. Bay Trump’a karşı açılan davalardaki çok sayıdaki savcıdan biri onu mahkum etmeyi başarsa bile, bu Amerikan liberalizmini kurtarmayacaktır. Eğer yeniden tasarlanmazsa, demokrasimiz adına mevcut düşmanı ortadan kaldırmaktan daha derin bir sorunla karşı karşıyayız.

2020’de seçilmesinden bu yana, Bay Biden bazı uzmanlar tarafından – ve bizzat kendi yönetimi tarafından – Franklin Roosevelt’in ikinci gelişi olarak lanse edildi ve savunuldu. Ancak Roosevelt şu uyarıda bulunmuştu:

“Demokrasiyi kurtarmakla övünenlerin birçoğu aslında sadece her şeyi ‘olduğu gibi’ kurtarmakla ilgileniyor. Demokrasi, meselelerin nasıl olması gerektiğiyle de ilgilenmelidir.”

Bay Biden, arz-taraflı liberalizm olarak adlandırılan iddialı bir gündeme rağmen, bu mesajı içselleştirmiş görünmüyor. Seçmenler de kendi açılarından henüz tam olarak ikna olmuş görünmüyor. Hayatta kalacak olan bir liberalizm, inanacak bir şey isteyen seçmenlerde yankı bulmalıdır. Liberalizm bir zamanlar buna sahipti, düşman korkusu etrafında değil, Mill’in “yaşam deneyleri” dediği şeye yol açan kurumlara duyulan umut etrafında dönüyordu. Mill, her yerde insanların kısa zamanlarında denemek üzere yeni bir şey seçmek için toplumdan şans elde etmelerini kast ediyordu. Şayet kendilerine karşı zor kullanılırsa – özellikle de zorlayıcı ve eşitsiz bir ekonomik sistem tarafından – en önemli şeyi, yani kendilerini ve dünyayı daha ilginç hale getirme şansını kaybedeceklerdir.

Bay Trump’ın tanımlamaya devam ettiği Amerikan siyasetinin bir sonraki evresinde bir umut ışığı varsa, o da liberallere kendilerini yeniden keşfetmeleri için bir fırsat daha sunmasıdır. Bunun yerine 1989 ve 2016’dan sonra yaptıkları gibi bayat bir Soğuk Savaş ideolojisine sarılırlarsa bu fırsatı kaçırmış olacaklar. Sadece özgürlük ve eşitlik vaatlerinden bazılarını yerine getiren bir liberalizmin hayatta kalması ve gelişmesi muhtemeldir.


Kaynak: Mepa News

Popüler Yazılar