Colin Powell: ABD’nin 84 yaşında ölen Afrika kökenli ilk genelkurmay başkanı ve dışişleri bakanı

ABD’nin eski dışişleri bakanlarından Colin Powell 84 yaşında öldü. Ailesi, Powell’ın Covid-19’a yakalandıktan sonra kötüleşerek yaşamını yitirdiğini açıkladı.…

ABD’nin eski dışişleri bakanlarından Colin Powell 84 yaşında öldü. Ailesi, Powell’ın Covid-19’a yakalandıktan sonra kötüleşerek yaşamını yitirdiğini açıkladı.

Colin Luther Powell, 1937 yılında Jamaicalı göçmen bir çiftin oğlu olarak New York Harlem’de doğdu.

Vietnam’da da savaşan ve dört yıldızlı bir general olan Powell 1990’lı yıllarda Irak’a, Kuveyt’i işgali sonrasında yöneltilen Birinci Körfez Savaşı’nda önemli bir rol oynamış ve ABD Genelkurmay Başkanlığına kadar yükselmişti.

Ordudan emekli olduktan sonra Cumhuriyetçi Parti’den siyasete atılan Powell, George W Bush yönetiminde dışişleri bakanlığına getirilmişti.

ABD’nin 65. Dışişleri Bakanı olan Colin Powell aynı zamanda bu makama getirilen ilk Afrika kökenli Amerikalı da olmuş, kendisini daha sonra Condoleeza Rice izlemişti.

ABD’de arka arkaya birkaç yönetime askeri danışmanlık da yapan Powell, kendisinin dahi kuşkuları bulunmasına rağmen, 2003 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşma ile Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu yönünde kamuoyunu ikna etmekte önemli rol oynamıştı.

‘Sıradan bir öğrenci’

Colin Powell, kendi tanımıyla sıradan bir öğrenciydi ve liseyi bitirdiğinde belli bir kariyer planı da yoktu.

New York’taki City College’da jeoloji okuduğu sırada, geleceğin potansiyel askeri liderlerini tespit etmek amacıyla tasarlanmış bir tür kurmay akademisi olan Yedek Subay Eğitim Birliği’ne (ROTC) katıldı.

Powell daha sonra o dönemi hayatının en mutlu yılları olarak tanımlayacaktı. “Sadece sevmekle kalmadım, ama bayağı da iyiydim” diyordu.

1958’de mezun olduktan sonra ABD ordusunda teğmen olmuştu. Georgia’da temel askeri eğitimini yaparken, derisinin renginden dolayı çevredeki barlar ve restoranlara alınmıyordu.

1962 yılında Başkan Kennedy tarafından “Komünist Kuzey” tehdidine karşı Güney Vietnam ordusuna danışman olarak gönderilen binlerce subaydan biriydi.

Vietnam’da gerillaların yerleştirdiği bir tuzağa basarak yaralandı.

1968’de Vietnam’dan döndüğünde düşen bir helikopterden sağ çıkıp, yanan enkazdan üç askeri daha kurtardığı için cesaret madalyasıyla ödüllendirildi.

Vietnam’dan sonra yükselen yıldız

Görevdeki bir askerin, ABD askerlerinin bir köyde çocuklar da dahil yüzlerce sivil Vietnamlıyı öldürdükleri My Lai Katliamı’yla ilgilil haberleri doğrulayan iddialarını incelemekle görevlendirildi.

Powell, yaptığı incelemeden sonra “Burada çizilen tablonun tam aksine Amerikan askerleri ile Vietnam halkı arasında çok iyi ilişkiler var” diyerek, ABD askerlerinin sivillere zulmettiğine ilişkin giderek artan sayıdaki kanıtı yok saymıştı.

Sonraki yıllarda da, 1970’e kadar kamuoyunun ayrıntılarını bilmediği bu katliamı “temize çıkarmaya çalışmakla” suçlanmıştı.

Vietnam’dan döndükten sonra Powell Washington’daki Georgetown Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptı ve daha sonra Başkan Richard Nixon yönetiminde Beyaz Saray’da bir yıl ücretli çalışma fırsatı veren bir programı kazandı.

Artık Powell’a yükselen bir yıldız gözüyle bakılıyordu.

Bir süre Güney Kore’de korgeneral rütbesiyle görev yaptıktan sonra ABD Savunma Bakanlığı’na (Pentagon) kurmay subay olarak döndü.

Askeri bir akademide bir süre çalıştıktan sonra yine rütbe aldı ve bu kez 101. Hava İndirme Tugayı’nın komutanlığına getirildi.

Bunu ilk kez hükümete danışmanlık yaptığı dönem izledi. Demokrat Başkan Jimmy Carter yönetimine danışmanlık yaptıklan sonra Cumhuriyetçi Başkan Ronald Reagan’ın Savunma Bakanlığı’na getirdiği Caspar Weinberger’in baş askeri danışmanı oldu.

ABD’nin ‘kirli savaşlar’ döneminde Ulusal Güvenlik Danışmanı

Colin Powell, 1987’de Ulusal Güvenlik Danışmanı oldu.

Bu yıllar ABD’nin Güney Amerika ülkelerinde “kirli savaş” diye anılan faaliyetlerinin yürütüldüğü yıllar. Örneğin Nikaragua’da Anastasio Somoza diktatörlüğünü deviren sol Sandinista yönetimine karşı, sağcı Kontra gerillalarının desteklenmesi bu faaliyetlerden biriydi.

1989 yılında George Bush başkan seçildiğinde Powell’i Genelkurmay Başkanlığı’na getirdi.

52 yaşındaki Powell o yıla kadar bu göreve gelmiş en genç subaydı ve ilk Afrika kökenli Amerikalıydı.

ABD 1989 yılının Aralık ayında Panama’yı işgal edip diktatör General Noriega’yı devirdiğinde görevdeki ilk kriziyle yüzleşti. Bu müdahale Birleşmiş Milletler tarafından sert şekilde kınanmıştı.

Birinci Körfez Savaşı ve Powell Doktrini

1990 yılında birinci Körfez Savaşı’nda Powell Doktrini denilen bir strateji hayata getirildi. Powell esas olarak, ABD’nin Irak’a karşı askeri güce, ancak bütün diplomatik, siyasi ve ekonomik yollar başarısız olduktan sonra başvurması gerektiğini düşünüyordu.

Ne var ki, bir kez askeri harekat başladığında düşmana hızla boyun eğdirmek ve Amerikan kayıplarını asgaride tutabilmek için maksimum güç kullanılacaktı. Ayrıca geniş bir kamuoyu desteği almayı da önemli buluyordu.

Bu yaklaşımın ardında, ABD’nin bir daha asla Vietnam’da olduğu gibi sonuç getirmeyen ve bitmez tükenmez uzun bir savaş girdabına saplanmaması konusundaki kararlılığı yatıyordu.

Powell başlangıçta Körfez’de askeri harekata girişmeye Savunma Bakanı Dick Cheney’i de itiraz ederek karşı çıkmıştı. Fakat daha sonra girişilen Çöl Fırtınası ve Çöl Kalkanı harekatları ABD hedefleri açısından başarılı oldu ve Powell’in adı uluslararası arenada da bu savaşlarla tanındı.

Powell Demokrat Partili başkan Bill Clinton’un yönetiminin ilk aylarında da Genelkurmay Başkanlığı’nı sürdürdü fakat daha liberal bir hükümetle çalışmakta zorlandı.

Siyasete atılma kararı

Powell yeni başkan Clinton ile eşcinsellerin orduya katılmasına izin konusunda anlaşamadı ve o sırada ABD’nin Birleşmiş Milletler Büyükelçisi olan Madeleine Albright ile Bosna’ya askeri müdahale konusunda kamuoyu önünde ters düştü.

Colin Powell ABD’nin, sadece çıkarlarına yönelik bir tehdit söz konusu ise askeri güç kullanması gerektiğine kuvvetle inanıyordu. “Amerikan piyadeleri küresel bir oyun tahtasının üzerinde oraya buraya çekilen oyuncak askerler değildir” demişti.

1993 yılında ordudan emekli oldu ve otobiyografisini yazmaya, hayır kuruluşlarında çalışmaya başladı. Kitabı New York kitapçılarının en çok satanlar listelerine yerleşti.

Bir ordu mensubu olmanın sınırlamalarından kurtulduktan sonra siyasetle ilgilenmeye de başladı. Her iki partide de hayranları vardı ve 1996 seçimleri öncesinde hem Demokratların hem de Cumhuriyetçilerin başkan yardımcısı adayları arasında adı geçiyordu.

Hatta Bill Clinton’a karşı başkan adayı olabileceği bile konuşuldu ama Powell siyasette yükselmek için gereken hırsa sahip olmadığına karar verdi.

ABD’nin en kıdemli diplomatlığına

2000 yılında George W Bush, Powell’i Dışişleri Bakanı atadı.

11 Eylül saldırıları sonrası Powell, ABD Dışişleri Bakanı olarak kendisini, “terörle savaş” kavramı altında ABD’nin diğer ülkelerin desteği bile olmadan askeri müdahalelerde bulunmasından yana olan, Savunma Bakanı Donald Rumsfeld gibi şahinlerle uğraşırken buldu.

Powell, kendi doktrinine sadıktı ve ABD’nin Irak’a girmesini istemiyordu fakat bir karar değişikliği ile Bush’u desteklemeyi kabul etti.

İnanmadığı şeyleri savunmayacak biri olduğu yönündeki kişisel itibarının, 2003 yılında BM Güvenlik Konseyi’nin Irak’la savaşa ikna edilmesinde rol oynadığı çok gözlemci tarafından kabul ediliyor.

Sadece 18 ay sonra Saddam Hüseyin devrildiğinde Powell, Irak’ın devrik liderinin “kitle imha silahlarına sahip olduğu” yönündeki istihbaratın hemen hemen kesinlikle yanlış olduğunu itiraf etmişti.

Obama’ya destek verdi

Powell istifasından sonra da siyasi konularda görüşlerini kamuoyuyla paylaşmayı sürdürdü. Bush yönetimini Guantamano’daki kampta tutulan esirlere muamele de dahil birçok alanda eleştirdi.

2008 yılında Barack Obama’nın seçim kampanyasını destekledi.

Politik yelpazenin iki tarafında da müttefikler edinebilmiş olması Colin Powell’ın diplomatik becerilerinin bir kanıtı.

Yumuşak ve dost canlısı bir kişi olarak dışişleri bakanlığı çalışanları arasında çok sevildi.

En güçlü yanı karşıtlıktan çok ittifakları tercih etmesiydi. Rumsfeld’in, ABD’nin tek yanlı müdahale stratejisini reddetmekle, “terörle mücadele” konusunda uluslararası bir ittifak oluşturma çabalarının önünü açmış oldu.

Bir keresinde “Savaş son çare siyaseti olmalıdır” demiş ve eklemişti:

“Ve savaşa gittiğimiz zaman halkımızın anlayacağı ve destekleyeceği bir amacımız olmalı.”

Previous Article

ABD neden İsrail'in Demir Kubbe sistemine finansman sağlıyor? / Jonathan Cook

Next Article

ABD Ulaştırma Bakanı Buttigieg uyardı: Tedarik zinciri krizi 2022'ye sarkabilir

Related Posts