Wounded Knee (Yaralı Diz) Kızılderili Katliamının tarihi hikâyesi

Wounded Knee Katliamı, ABD Ordusu tarafından 29 Aralık 1890’da Güney Dakota’daki Wounded Knee Deresi boyunca gerçekleşti. Bu katliamda en az 250 erkek, kadın ve çocuk öldürüldü ve 50’den fazla kişi yaralandı ve yaralananların çoğu ağır yaralandığı için öldü. Katliama katılan yaklaşık 20 askere şeref madalyası verildi.

Wounded Knee nerededir?

 Wounded Knee Deresi, Amerika Birleşik Devletlerinde Güney Dakota eyaletinin güneybatısındaki Beyaz Nehrin bir koludur. Bu nehrin Lakotacadaki adı “Chankwe Opi Wakpala’dır”. Askerlerin Kızılderililere ateş açtığı tepelerde toplu bir mezar ve kilise inşa edildi.

1903 yılında, katliamda öldürülenlerin akrabaları bir anma metni yazdı ve bu metinde şu ifadeler yer aldı:”Bu anma metni, Ogalala kabilesinin akrabaları ve diğer üyeleri tarafından Spotted Elk (Benekli Elk) ve 29 Aralık 1890 katliamı sırasında öldürülenlerin anısına yazılmıştır.”

Albay Forsyth, ABD kuvvetlerinin komuta görevindeydi. Koca ayak, Kızılderili kabileleri için büyük bir liderdi. O bazen şöyle diyordu: “Hayatımın son günlerine kadar huzur içinde yaşayacağım.” O, Beyazlar ve Kızılderililer için çok iyi şeyler yaptı. Bu bölgede çok sayıda masum kadın ve çocuk öldürüldü.”

Katliamın ön hazırlıkları yıllar öncesinden başlamıştı

ABD hükümeti, Wounded Knee katliamından yıllar önce sürekli Lakota kabilesine topraklarının daha fazlasını hükümete teslim etmesi için baskı yapıyordu.  ABD hükümetinin sürekli baskısı nedeniyle, kabile tarafından yetiştirilen Amerikan bizonu ve diğer hayvan türleri yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Kongre, yiyecek, barınma, elbise ve Kızılderililer için ayrılmış özel bölgeleri toprak gaspçılarının ve madencilerin saldırılarına karşı koruma sözünden vazgeçmişti. Bir yandan hükümet baskısı, bir yandan da hükümetin ihmali nedeniyle ülkenin dört bir yanından insanların bölgeyi işgal etmesi bölgede huzursuzluk yaratmıştı.

1 saatlik katliam

28 Aralık 1890’da Minikonju Lakotalarının şefi Spotted Elk ve 350 takipçisi, General Samuel Whitside liderliğindeki ABD Hükümeti’nin Yedinci Süvari Alayı tarafından kuşatıldı. Nesli Kızılderililere kadar uzanan bir yorumcu ve öncü olan John Shangreau, şiddete yol açabileceği için derhal onların silahsızlanmamalarını önerdi.

Askerler, Wounded Knee ve Kızılderili kampının bulunduğu yere ulaşmak için Lakuta’da 8 kilometre ilerlediler. O akşam, Albay James Forsyth ve diğer askerler onlara katıldı ve böylece askerlerin sayısı toplam 500’e çıktı. Bu 500 eğitimli ve silahlı askerin karşısında 120’den fazlası çocuk ve kadın olan sadece 350 Kızılderili vardı.

Askerler Spotted Elk kampını kuşattı ve etrafına dört ağır makineli tüfek yerleştirdi.Saldırı günü (29 Aralık) Albay Forsyth, kabile mensuplarına evlerini derhal boşaltmalarını emretti ve bu bölgelerin yasal olarak Kızılderililere ait olduğunu bilmesine rağmen, bu bölgelerin bir an önce boşaltılmasını emretti. Bu sırada Sarı Kuş (Yellow Bird) isimli bir kişi de hayalet dansıyla bu eylemleri protesto etmeye çalıştı.

Gerginlik arttıkça askerler Black Coyote (Kır Kurdu) isimli başka bir adama, silahını teslim etmesini emretti. O, sağırdı ve askerleri duyamıyordu. Askerler, silahını teslim etmezse onu vurmakla tehdit etti. Bu sırada başka bir Kızılderili, “Black Coyote sağırdır. O sizin ne söylediğinizi duymuyor” dedi ve silahını bırakmaya ikna etmek Black Coyote’nın yanına gitti.

Ancak askerler onun sözlerini görmezden gelerek Black Coyote’yı vurup öldürdüler. Böylece sadece savaşçıların değil, kaçmaya ve hayatlarını kurtarmaya çalışan tüm kadın ve çocukların öldürüldüğü kanlı bir çatışma başladı.

Çatışmanın iki tarafı birbirine çok yakın olduğundan, Kızılderililerin yarısı daha eline silah bile alamdan askerlerin otomatik makineli tüfekleri tarafından öldürüldü. Sadece birkaç dakika içinde savaş sona erdi ve tüm Kızılderililer öldürüldü. Askerler kalan Kızılderili erkeklere el tabancaları ile ateş ederken, diğer askerler kadın ve çocukların bulunduğu kampın diğer tarafında dört makineli tüfekle ateş ederek hepsini öldürdü.

Askerlerin ifadesine göre, öldürülen askerlerin çoğu, otomatik makineli tüfeklerin ateşlenmesi nedeniyle kendi açtıkları ateşte öldürüldü. Komutanlar birliklerinin kontrolünü kaybetmişti ve bazı askerler yaralı Kızılderilileri kendi elleriyle öldürmek için savaş alanına saldırdı. Diğer bazı askerler de atlarına binerek hayatta kalan kadın ve çocukları aradı. Bazı durumlarda, sonunda hepsini öldürmek için hatta onları birkaç mil boyunca takip bile ettiler. Bir saatten az süren savaş sonunda 300 Kızılderili ve 25 asker öldürüldü. Katliamın ardından üç gün boyunca kar fırtınası ve yoğun kar yağışı yerel halkın herhangi bir işlem yapmasına izin vermedi ve onlar cesetleri toplayamadı. 3 gün sonra ceset toplama ekibi ceset toplamaya çalışırken üst üste yığılmış bir grup ceset buldu.

Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu bu kişiler ölümden kaçmayı, bir çukura girmeyi ve orada saklanmayı başarmışlardı. Askerler kadınları ve çocukları takip ederek buldular ve onları çukurda vurup öldürdüler. Öyle ki çukur cesetlerle doluydu.

Oglala Lakota kabilesinin bir üyesi olan Black Elk (Kara Geyik) Wounded Knee Katliamı hakkında şunları söylüyor: “O zaman bunun sadece bir kabile üyelerinin öldürülmesi olayı olmadığını bilmiyordum. Şimdi yıllar içinde edindiğim tecrübelerle o katliama dönüp baktığımda, katledilen kadın ve çocukları, onların cesetlerinin toplandığı tepeleri hala görebiliyorum ve bunları hala açık bir şekilde zihnimde hatırlıyorum.

O gün ve o kanlı sürülerde yok edilenin sadece bir Kızılderili kabilesi değil, halkın umudu olduğunu şimdi görebiliyorum. Tamamen yok edilmiş güzel ve değerli bir umut. Halkımızın birlik çemberi o gün yok edildi ve kutsal ağaç bile öldü ve artık yok.”

Yedinci Süvari Alayı komutanlarından Edward S. Godfrey, 29 Aralık 1890’da Kızılderililerin katledilmesi hakkında şunları söyledi: “Askerler çok heyecanlıydı. Onlar yoğun bir şekilde ateş ediyorlardı ve birkaç saniye içinde bölgede hiçbir canlının kalmadığını fark ettim. Savaşçılar, kadınlar, çocuklar, atlar ve köpekler… hepsi ölmüştü.”

Katliamın baş failini beraat ettirmek için kurulan askeri mahkeme

Katliamın ardından General Nelson Miles, Albay Forsyth’ı suçladı ve görevden alınması için dava açtı. Miles’ın talebi üzerine toplanan resmi olmayan bir askeri mahkemede Forsyth, astlarını komuta ederken hata yapmaktan suçlu bulundu, ancak katliamdan dolayı suçlu bulunmadı ve beraat etti.

Savaş Bakanı, Forsyth’ın beraatını onayladı ve onu tekrar Yedinci Süvari Alayı Komutanı olarak atadı. Forsyth’ın Kızılderilileri yok etmek için emirlere kasten uymadığına inanan Miles, onu beraat ettiren mahkeme hakkındaki eleştirel açıklamalarını sürdürdü.

Miles, Wounded Knee katliamının sadece birkaç askerin ihmali değil, Kızılderilileri öldürmek için planlanmış bir katliam olduğuna inanıyordu.

Halkın katledilmesi için verilen Şeref Madalyası

Ordu, Wounded Knee Katliamı sırasında daha cesur savaşan 20 askere Şeref Madalyası verdi. Katliamın ardından Kızılderililerin donmuş cesetlerini gömme çabalarından çok etkilenen ve öfkelenen yerliler, madalyaların geri alınması çağrısında bulunarak, bu madalyalara “Şerefsizlik Madalyası” adını verdiler.

Lakota kabilesinin bir üyesi olan William Hawke, bu konuda şunları söyledi: “Şeref Madalyası, cesurca savaşan askerleri cesaretlendirmek anlamına gelir. Ancak onlar Wounded Knee Katliamında cesaret göstermediler. Onlar sadece ne kadar acımasız olabileceklerini gösterdiler.”

Previous Article

New York’ta “İşyerlerinize Geri Dönün Çağrısı”

Next Article

Suriye'deki ABD üssüne roketli saldırı

Related Posts
Devamı

Kitap: Soğuk Savaş’ta CIA’nın araçlarından biri

Francis Stoner Sanders'ın Kültürel Soğuk Savaş adlı kitabı, CIA'nın Soğuk Savaş sırasında komünizm ve Sovyetler Birliği ile savaşmak için dünyadaki tüm kültürel ve sanatsal araçları gizlice kullandığını kanıtlıyor. Bu kitap, yazarın güvenilir belgeler kullanması nedeniyle büyük ilgi görmeyi başardı. Bu raporda Bayan Saunders, CIA'nın kitabı Soğuk Savaş sırasında komünizme ve Sovyetler Birliği'ne karşı savaşta bir araç olarak kullanmasını tartışıyor.