Rus-Amerikan kazanında Suriye için ne pişiyor? / Fehim Taştekin

Şimdilik bütün öngörüler ve beklentiler koşullu cümlelerle başlamak durumunda. Fakat ABD’nin Orta Doğu’daki mesaisini azaltma konusundaki stratejik yönelimi, Rus-Amerikan temaslarının olumlu gündemi satın alması ve İran’la yeniden kurulan nükleer masa, taşları yerinden oynatma potansiyeli taşıyor.

Türkiye üç askerin yaşamını yitirdiği İdlib’e odaklanırken Suriye etrafında acayip bir trafik dönüyor.

Afganistan’dan çekildikten sonra Irak’taki muharip güçlerini de eve döndürmeye hazırlanan ABD’nin Suriye’deki askeri varlığını koruyup korumayacağının tartışıldığı bir dönemde bir dizi çapraz görüşmeye tanık oluyoruz.

ABD Merkez Kuvvetler Komutanı General Kenneth McKenzie 10 Eylül’de Rojava’yı ziyaret edip Suriye Demokratik Güçleri (SDG) Genel Komutanı Mazlum Abdi’yle görüştü.

Bunun yanı sıra Kuzey ve Doğu Suriye Demokratik Özerk Yönetimi ile ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı düzeyinde başlayan siyasi temaslara yeni bir boyut ekleniyor. Bunun için Washington’dan Rojava’ya bir davet geldi. Suriye Demokratik Meclisi Eş Başkanı İlham Ahmed, özerk yönetimdeki Arap ve Süryani temsilcilerle birlikte Moskova’da temaslarda bulunduktan sonra Washington’a gidecek. Heyet Moskova’da Suriye dosyasının iki çarı Dışişleri Bakan Yardımcısı Sergey Verşinin ve Kremlin Suriye Özel Elçisi Aleksander Lavrentev ile durum değerlendirmesi yapacak.

Beri tarafta BM Suriye Özel Temsilcisi Geir Pedersen 11 Eylül’de Cenevre süreci çerçevesinde anayasa komitesiyle ilgili tıkanmayı aşmak için Şam’daydı. Suriye’de olumlu geçen bu görüşmeyi, İstanbul’da Suriye Ulusal Konseyi Başkanı Salim el Muslat ve Suriye Müzakere Komisyonu Başkanı Enes el Abde ile buluşma izledi. İstanbul’daki muhalif ekip birkaç gün önce Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ile birlikteydi.

Ardından 14 Eylül’de Suriye Devlet Başkanı Beşşar el Esad gecenin bir vaktinde Kremlin’de Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin’e konuk oldu. 5 gün önce de İsrail Dışişleri Bakanı Yair Lapid, Rus mevkidaşı Sergey Lavrov’un konuğuydu.  

Bütün bunlar, hazirandaki Putin-Biden zirvesinden sonra ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Orta Doğu ve Kuzey Afrika Koordinatörü Brett McGurk’un Verşinin ve Lavrentev’le yürüttüğü temaslara paralel gelişiyor.
Rusya, Ürdün ve İsrail üçgenindeki görüşmeler de bu trafiğin bir diğer yüzünü oluşturuyor.

***

Peki, bu trafikte nedir pişmekte olan?

Esad’ın adem-i merkeziyetçi bir çözümü fırına veren açıklamasına bakınca Kürt dosyasının Washington-Moskova eksenindeki pazarlık sürecine girdiğini anlıyoruz. Elbette bu konudaki belirsizlikler sürüyor; Şam’la Kürtler arasında müzakere için ciddi bir zemin oluşmuş da değil.

Kürt kaynaklara göre McKenzie, IŞİD’e karşı SDG’ye desteğin devam edeceğini söyledi. Bunu söylemek ABD’nin Suriye’den çekilip çekilmeyeceğine dair nihai bir karara işaret etmiyor. McKenzie, IŞİD’e karşı etkili bir direniş gösteren SDG ile Taliban karşısında dağılan Afgan ordusunun hiçbir şekilde birbirine benzemediğini vurguladı. McKenzie’nin SDG’nin organize bir güç olarak her türlü saldırıya direnebileceğini söylemesi iki zıt çıkarıma açık:
Birincisi, ABD güvenilir ve istikrarlı bir gücü terk etmez.
İkincisi, kendini savunma kapasitesine sahip olduğuna göre ABD, Suriye’den de çekilebilir.

Hangisinin olacağı nihayetinde Rusya ile ABD arasında varılacak mutabakatın içeriğine bağlı. Kürtler lehine bir şeyleri temin eden bir mutabakat olacaksa bunun altında evvela şu aranır: ABD çekildikten sonra Türkiye’nin iki bölgeyi elinde tutan Barış Pınarı Harekâtı’nı Kobani, Amude, Kamışlı ve Derik’i içine alacak şekilde yani Fırat’tan Dicle’ye kadar genişletmeyeceğinin garantilenmesi. Bu da Rus-Amerikan caydırılığına bağlı. Yani Barış Pınarı Harekâtı’nı Tel Abyad (Grê Sipî) ve Ras’ul Ayn’da (Serê Kaniyê) sınırlayan bir fren etkisinin sürdürülmesi. Bu tür mutabakat mantıken özerk yönetimle Şam arasında bir muhtariyet uzlaşması için yolun açılmasını da gerektirir. Şimdilik iki taraf arasında temas var ama anlamlı müzakere yok.

***
Olası Rus-Amerikan mutabakatını şekillendirecek olan sadece Kürtlerin liderliğindeki fiili yapıya statü verilmesi değil. O yüzden burada dönüp bir de Rusya, İsrail ve Ürdün arasındaki trafiğe bakmak gerekiyor. Burada temel mesele İran Devrim Muhafızları unsurları, Şii milis güçler ve Lübnan’daki Hizbullah’ın Suriye’deki varlığı. Rusya’nın epey zamandır, İsrail’in Suriye’de İran unsurlarını vurmasına ‘cerrahi bir operasyon olması’ kaydıyla engel olmadığını görüyoruz. Bunun ötesinde Rusya, Golan’ı çevreleyen Kuneytra ile Ürdün bağlantılı Dera’da İran-Hizbullah unsurlarının olmayacağına dair güvenceler verdi. Bu sayede güney cephesinde alttan alta körüklenen silahlı isyan halini bitirmek için muhaliflerle 3 yıl sonra yeni bir anlaşma çıkardı. Bu çerçevede birkaç gün önce Rus askeri polisi ve hükümet güçleri Dera’nın sorunlu mahallelerine girdi. Süreç silahların teslimi ve direnenlerin bölgeden çıkarılması şeklinde iki seçenek üzerinden yürütülecek. Bu neden önemli? Eğer Rusya, ABD ve İsrail’i temin ediyorsa ki o zaman güney cephesinde sükûnet hasıl olabilir, taraflar bu kez Fırat’ın doğusu ile İdlib’e odaklanabilir.

Bu tür süreç sadece Rusya-Amerika-İsrail arasındaki pazarlıklara değil Şam-Tahran-Moskova üçgeninde nasıl bir denge kurulacağına bağlı. Çatışma sürecini geride bırakıp ulusal uzlaşı, yeniden inşa ve mültecilerin geri dönüş planlarına geçebilmek için İran’ın geriletilmesi ve İsrail’in güvenliğinin temini şartının ABD açısından kritik bir eşik olduğu ortada. ABD’nin Kürtlere desteği ya da sahada kalması da önemli ölçüde bu hesaplarla bağlantılı. Lavrov Lapid’i ağırlarken İsrail’in güvenliğini Suriye’deki çözüm sürecinin içinde ele aldıklarını belirtti; “Rusya, İsrail’in Suriye’ye saldırmasına karşıdır. Aynı şekilde İsrail’in Suriye topraklarından hedef alınmasına da karşıdır. Biz Suriye’nin diğer ülkeler arasında bir çatışma alanı haline gelmesine karşıyız” dedi. Bu yaklaşımla Rusya kendisini İran’ı geriletecek güç olarak konumlandırıp diyalogun önünü açıyor.

***
Cenevre sürecinin geleceği de Rus-Amerikan diyalogunun ilerletilmesinin diğer ayağında yer alıyor. Burada da sahadaki askeri varlığı, yedeklediği milis güçler ve İstanbul merkezli muhalifler sayesinde kendi koşullarını dayatabilen Türkiye ile nasıl bir pazarlığa girileceği önem kazanıyor. ABD, SDG’ye destek vererek Ankara’yı kızdırsa da Türkiye’yi teskin edecek bazı tercihlerde bulunuyor: Irak tarafında PKK’ye karşı operasyonlara destek veriyor; Suriye’de Barış Pınarı Harekatı’nı durduran 17 Ekim 2019 mutabakatının garantörü olduğu halde Tel Ebyad ve Ras’ul Ayn’dan Ayn İsa ve Tel Temir taraflarına saldırıları durdurmuyor; insansız hava araçlarıyla düzenlenen suikastlara ses çıkarmıyor; Kürtlerin işbirliğinin siyasi ayağının eksik kaldığı eleştirilerine rağmen tatmin edici açılım yapmıyor; özerkliğin geleceğine dair taahhütte bulunmuyor; Kürtlerin Cenevre sürecine katılmasına dair ağırlığını kullanmıyor. Fakat Amerikan yönetimi hem Kongre ve kamuoyunda Kürtlerin Türkiye’nin insafına terk edilmesi konusundaki hassasiyeti hesaba katıyor hem de NATO ortağını gücendirmek istemiyor. Ortaklığın çerçevesini IŞİD’e karşı mücadele olarak sınırlayıp Kürtlerle ilişkisine siyasi boyut katmıyor ve özerkliğin geleceğini temin edecek taahhütler altına girmiyor. Yani lafı yuvarlak bırakıyor ki istediği yere yuvarlanabilsin.

Buna karşın normal koşullarda Rusya özerklik fikrine Amerikalılardan daha yakın. Şam’ı bu konuda cesur olmaya itecek şey de Amerikan tehditleri değil Rus teşvikleri. Burada da Türk-Rus çıkar ilişkileri bozucu faktör olarak duruyor. Türkiye, Rusya’nın da hesaba katmak durumunda olduğu bir aktör.

Fakat Rusya açısından Türk askeri varlığı çok boyutlu kullanım imkanı sunsa da Suriye’nin bütünlüğünün tesisinin önünde Fırat’ın doğusundaki yapıdan daha ciddi bir engel. Rusya, Cenevre sürecinin ilerletilmesinin kördüğümün çözümünde bir aşama olacağını düşünüyor.

Putin’in Esad’a verdiği mesajlar iki açıdan önemliydi. Birincisi, “Ortak çabalarımızla Suriye topraklarının büyük çoğunluğu kurtarıldı. Teröristler ağır kayıplar verdi ve sizin liderliğinizde Suriye hükümeti toprakların yüzde 90’ını kontrol ediyor” diyerek Fırat’ın doğusunu hükümetin kontrolüne girmiş saydı. Geri kalan asıl sorunu “hükümetin daveti ve BM yetkisi olmayan yabancı güçler” olarak koydu. Yani ABD ve Türkiye’yi iğneledi. Bu arada İdlib’de Ankara’yı köşeye sıkıştıracak hamlelerin geldiğini de görüyoruz. Mesajın ikinci kısmı Esad’a yönelikti: “(İyileşme ve hayata dönüş süreci için) siyasi muhaliflerinle diyalog kurmak dahil çok şey yaptığını biliyorum.”
Putin olmasını istediği şeyi olmuş gibi söyledi. Pedersen’ın Şam’a gidebilmesi bile ancak Rusların Esad’ın kulağına bir şeyler fısıldamasıyla mümkün olabildi!

***
Şimdilik bütün öngörüler ve beklentiler koşullu cümlelerle başlamak durumunda. Fakat ABD’nin Orta Doğu’daki mesaisini azaltma konusundaki stratejik yönelimi, Rus-Amerikan temaslarının olumlu gündemi satın alması ve İran’la yeniden kurulan nükleer masa, taşları yerinden oynatma potansiyeli taşıyor. Dera’daki mutabakat, Sezar Yasası’nı delecek şekilde Mısır doğalgazı ve Ürdün elektriğinin Suriye üzerinden Lübnan’a taşınması planı, İran petrol gemilerinin Suriye ve Lübnan için Tartus limanına yanaşması ve yazının girişinde sıraladığım görüşme trafiği Biden yönetiminin farklı bir şeyi denediğine işaret ediyor. Bütün bunlar hâlâ birbirine çok uzak duran farklı düğümlerin uçları. Buluşmaları zaman ve çaba alacak.

Previous Article

Hazali: ABD’nin inkarı onu sorumluluktan kurtarmaz

Next Article

ABD ile Fransa arasında 40 milyar dolarlık 'denizaltı' gerginliği büyüyor

Related Posts
Devamı

ABD’nin yeni Asya-Pasifik Paktı /Barış Adıbelli

ABD, bir taraftan nükleer silahların yasılmasına karşı olduğunu söyleyerek Kuzey Kore ve İran üzerindeki baskılarını artırırken öbür tarafta Avustralya’yı bir nükleer güç haline getirmeye çalışması büyük bir çelişkidir. Bu yeni durum Kuzey Kore ve İran için de yeni bir milat olacağı açıktır. Çin, ABD’nin bu hamlesine karşı bölgedeki kimi yakın müttefiklerine nükleer güç kapasitesi kazandırabilir veya nükleer gücünü artırabilir. Örneğin İran’a, Pakistan’a ve Kuzey Kore’ye daha fazla yardım edebilir.