Perşembe, Temmuz 25, 2024

Son Haberler

İlgili Yazılar

Filistin işgali emperyalist projenin kalbidir

Emperyalizm, özellikle de ABD ile İsrail arasındaki ilişki, İsrail’in ABD’nin eyaletlerinden biri sayıldığı ve bu organik bağın hiçbir zaman gizlenmediği göz önüne alındığında; iyi, kötü veya tereddütlü olarak tanımlanamaz.

İşgalci rejim İsrail, emperyalizm için bir Siyonist proje olarak, emperyalizmin Arap bölgesi üzerindeki hegemonyasını genişletmek ve buradaki çıkarlarını korumak için, Arap ulusal kurtuluş hareketinin yükselişini engellemenin ve tüm Arap ülkelerinin gelişimini durdurmanın ana üssü şeklinde ortaya çıkmıştır.

Ancak bu misyon İsrail’in Arap bölgesini kontrol etme hırsıyla çelişmiyordu. Bu fırsat, İsrail’in ortaya çıktığı ve tüm Filistin topraklarını, Suriye’nin Golan Tepeleri’ni ve Mısır’ın Sina Yarımadası’nı işgal ettiği Haziran Savaşı’nda (1967) doğdu. Ardından İsrail, Siyonist rüyası olan Filistin’in ötesine genişleme hayalini gerçekleştirdi.

Ekim Savaşı’ndan (1973) sonra İsrail bölgede yeni bir rol oynamaya hazırlandı; bu rol artık uluslararası tekellerin ve Siyonist sermayenin genişlemesinin ve çok uluslu şirketler tarafından temsil edilen uzantılarının vekil üssü olmakla sınırlı değildi. Daha ziyade, nesnel ve öznel zorlukları yüzünden İsrail ekonomisi Arap bölgesinde yayılma arzusu duymaya başladı.

İsrail endüstrisinin büyümesi, rejimin izolasyon engellerini kırmasını ve kendisi için doğal bir alan oluşturan pazarlara, öncelikle de Arap pazarlarına girmesini gerektirmektedir. Bu gelişme son zamanlarda İsrail’in Arap bölgesi üzerindeki ekonomik kontrol hırsında ve kapitalizminin Arap parasından ve Arap petrolünden de pay alarak Arap zenginliğinin çalınmasına doğrudan katılma hırsında somutlaştı.

Bu acil ihtiyaçlar karşısında İsrail, eski sömürgeci yöntemlerle elde edemediğini yeni sömürgeci yöntemle elde etmeyi umarak, kendi koşullarına göre “barış” sloganları öne sürmeye başladı. Böylece Arap topraklarında, “Filistin”de, her kapitalist proje gibi kâr ve zararı tolere eden, ancak emperyalist ülkeler için ekonomik fizibilitesini bugüne kadar sürdüren bir proje işletildi.

Ve İsrail içinde net bir ayrım yapmalıyız. Yani emperyalist olgu ile Siyonist olgu arasında; emperyalizm genel olarak dünyadaki sömürgeci kapitalistlerin hareketi olarak tanımlanabilirken, Siyonizm özellikle Arap bölgesindeki Yahudi yerleşimcilerin hareketidir.

Simha Flapan, 1979 yılında Londra’da yayımlanan “Siyonizm ve Filistinliler” adlı kitabında, “İsrail’in kurulmasından önceki dönemde İsrail siyasi düşüncesinin oluştuğunu ve bu düşüncenin kristalleşmesi sürecinde birkaç temel kavramdan bir doktrin formüle edildiğini” belirtmektedir:

1- Siyasi hedeflere ulaşmak için bir temel olarak ekonomik ve askeri örgütlerin kademeli olarak inşa edilmesi.

2- Orta Doğu dışından büyük bir güçle ittifak.

3- Filistinliler için ulusal bir varlığın tanınmaması.

4- Yahudi ulusal yaşamının rönesansı için gerekli olan ekonomik, sosyal ve kültürel ayrımcılık.

5- Zor yoluyla barış.

Dolayısıyla, geçmişte İsrail’i Arap bölgesinde küresel sömürgeciliğin itici gücü ya da sadece araçlarından biri olarak sınıflandırmamız tam olarak doğru değildi. İlk görüşün doğru kabul edilemeyeceği ve ikinci görüşün de tamamen doğru olmadığı açıktır.

İsrail uzun süre sömürgeciliğin şımartılmış üvey çocuğu imajını koruduysa da, şimdi rolünü başarıyla yerine getirerek küçük bir sömürgeci güce dönüşmüştür; özellikle de bölgesel yayılma yöntemlerine Arap bölgesinde yeni sömürgeci ekonomik kontrol yöntemlerini eklediğinde.

Filistin, emperyal projenin kalbinde yer alıyor

Sömürgeci ve emperyal rejimlerin Filistin’e olan ilgisi, serbest ticaret kapitalizmi ve sömürgeci endüstriyel kapitalist ülkeler arasındaki ticari rekabet döneminde, hatta 19. yüzyılın ortalarından önce başladı. Bunun temel motivasyonu, serbest rekabet ve dış pazarları güvence altına almak için sömürgeci mücadele aşamasında, sömürgeci rekabet alanında en önemli ekonomik dal olarak kabul edilen uluslararası sömürge ticareti için Filistin’in stratejik coğrafi konumunun önemiydi.

Filistin, “Arap Doğusu”nun ortasında yer alır ve Avrupa’daki sömürgeci kapitalist ülkeler, özellikle de İngiltere ile Uzak Doğu’daki sömürgeleri – Hindistan ve diğerleri – arasındaki en kısa kara yolu olarak kabul edilir. Bu aşamada Filistin, endüstriyel olarak gelişmiş kapitalist ülkelere kıyasla zayıflık, ekonomik az gelişmişlik ve geri kalmışlıktan muzdarip olan Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçasıydı. Bu nedenle, serbest rekabet döneminde emperyalist ülkeler Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle Yakın Doğu’daki bölümlerine sızmaya ve bu önemli bölgedeki mirasını bölüşmenin yolunu açmaya çalıştılar. Bu girişimler, emperyalist rejimlerin ticaret yollarını güvence altına almak ve kapitalist ticari konvoyların Filistin ve Suriye topraklarından (o aşamada Filistin, Lübnan, Trans Ürdün ve Suriye toprakları Tarihi Suriye’yi oluşturuyordu) geçmesine izin vermek gibi ayrıcalıklar elde etmek amacıyla Osmanlı Sultanlığı’na yaklaşma girişimleri de dahil olmak üzere çeşitli biçimler aldı.

“1839 – 1854 yılları arasında” Filistin’e olan ilginin artmasıyla birlikte, büyük Avrupalı güçlerin Kudüs şehrinde konsolosluklar kurduğu görülmektedir. Emperyalist ülkeler de Filistin’deki çeşitli mezhepleri sahiplenmeye ve onların çıkarlarını savunuyormuş gibi görünmeye çalışarak, Filistin’deki nüfuz merkezini tekellerine alma ve bunun dayandığı maddi bir temel oluşturma yönündeki gerçek niyetlerini gizlemişlerdir. Mezheplerin çıkarlarını savunmak gibi örtülü bir sloganın ardındaki emperyalist niyetleri ortaya koyan belki de en önemli şey, İngiliz emperyalizminin Yahudi cemaatine yönelik tutumu ve onu sömürgeci nüfuzunu genişletmek için ana dayanağı haline getirme girişimleridir.

Kırklı yılların (on dokuzuncu yüzyılın) başında, birçok İngiliz emperyalist politikacı, İngiliz emperyalist ticari çıkarlarını savunmak ve Hindistan’a giden yolların serbestliğini sağlamak için bir garanti olarak Filistin’e Yahudi yerleşimi çağrısında bulundu. Siyonist Nahum Sokolov, “Siyonizmin Tarihi” adlı kitabında, bu emellerin gerçekliğini ve boyutlarını doğrulayan birçok örnek ve alıntıya dikkat çekmektedir. İngiliz sömürgeciliği, Dünya Siyonist Örgütü’nün siyaset sahnesine çıkmasından önce bile Yahudileri Filistin’e yerleştirme fikrinin arkasındaydı.

Örneğin Sokolov, İngiltere Dışişleri Bakanı Vikont Palmerston’un 25 Eylül 1840’ta, İngiltere’nin İbrahim Paşa güçlerini püskürtmek için Türkiye’nin yanında askeri müdahalede bulunmasının ardından “Suriye sorunu”nu teyit eden bir mektup yazdığından bahseder. Orada bir İngiliz kolonisi kurulmasını önerdiğini yazıyor ve bölgenin paraya ve işe ihtiyacı olduğunu ekliyordu… “Ve İbraniler Suriye’ye dönmeyi bekliyorlar. Bu nedenle, eğer ülkeler Suriye’de eşitliği sağlayacak yasaları garanti eder ve İbranilerin şüpheleri giderilirse, o zaman çağrı onları harekete geçirecek ve zenginlikleri ve sanayileriyle dışarı çıkacaklar…” Bakan, Suriye’nin İbraniler tarafından kolonileştirilmesinin, seyrek nüfuslu ve nüfusa ihtiyaç duyan bu bölgeleri elde etmenin en ucuz ve en emin yolu olduğunu da vurguluyordu.

Aslında İngiliz sömürgeciliğinin amacı hiçbir zaman Suriye nüfusunun doğal ihtiyaçlarını karşılamak ve bu amaca ulaşmak için Yahudi yerleşiminden yardım almak değildi. Aksine öncelikli hedefi, İngiliz emperyal ticaret ayrıcalıklarını ve sömürgeleriyle olan ticaret yollarını garanti altına almaya devam ederek rakip güçleri ortadan kaldırmaktı. Bu açıdan ve çıkarlarını korumak için, Mısır’da Muhammed Ali liderliğindeki genç devlete ve oğlu İbrahim komutasındaki güçlerine karşı Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında yer aldı.

1831’den 1840’a kadar olan dönemde Muhammed Ali ve oğlu İbrahim büyük bir Arap devleti kurmaya çalıştı. Bu devlet Mısır’dan Tarihi Suriye’ye ve Küçük Asya sınırlarına kadar uzanıyordu. Palmerston, 21 Mart 1833’te ülkesinin Napoli’deki büyükelçisine gönderdiği bir mektupta, Muhammed Ali’nin amacının Arapça konuşan tüm ülkeleri kapsayan bir Arap krallığı kurmak olduğunu belirtir. Bu projenin kendi başına herhangi bir zarara yol açmayabileceğini vurgulamakla birlikte, “Bu durum Türkiye’nin parçalanmasına yol açacak ve biz bundan memnun değiliz. Ayrıca, Hindistan Yolu’nun kontrolünde Türkiye’nin yerine bir Arap kralının geçmesini haklı gösterecek hiçbir neden göremiyoruz.” diye ekler.

Filistin, 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılmasından sonra emperyal rejimler arasındaki çatışma haritasında özel bir önem kazandı. Ancak yirminci yüzyılın başında, özellikle Birinci Dünya Savaşı arifesinde ve esnasında İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası ve Alman İmparatorluğu arasında Filistin de dahil olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu topraklarını paylaşmaya yönelik emperyal çatışma, 1916’da Yakın Doğu ülkelerini Fransa, İngiltere ve Çarlık Rusyası arasında bölüştüren Sykes-Picot Antlaşması’na yol açtı.

İsrail’in emperyal finansman tarafından kurulması

Siyonist varlığın kuruluşunun ilk aylarından itibaren kapitalist ülkeler, “Amerika Birleşik Devletleri – İsveç – İsviçre – Belçika – Fransa – Batı Almanya”, onu finanse etme görevini üstlendi. Bu nedenle, Galina Tynikina’nın “İsrail Devleti” adlı kitabında belirttiğine göre, İsrail’e yabancı sermaye akışı, ekonomisinin gelişmesindeki en önemli temel kabul edilmektedir.

İsrail ekonomisinin ana karakteri, genişleyen sermaye ithalatı nedeniyle hızlı büyümeydi. O dönemde İsrail’de kişi başına düşen sermaye oranı tüm dünyadaki en yükseği haline gelmiş ve özel sektör de dahil olmak üzere tüm ekonomi tamamen dış yardıma bağımlı olmuştu. Devlet tarafından kontrol edilen kanallar aracılığıyla bu sermaye göç, yerleşim ve istihdam projelerine akıyor ve böylece yeni devletin vatandaşlarının günlük yaşamlarının finansmanına katkıda bulunuyordu.

Başlangıçta, emperyal dış finansmanın amacı İsrail’e göçü teşvik etmek, göçmenleri orada absorbe etmek ve tarım ve sanayii geliştirmekti. Siyonist işgalin karşılaştığı her zorlukta, emperyalist ülkeler İsrail ekonomisine Alman tazminatları, ABD yardımları ve Fransız silahlarının yanı sıra ikili ticaret anlaşmaları, krediler, ithalat ve ihracat için tahvil ve kredi satışı, Amerikan tarımsal ürün fazlası için krediler ve doğrudan özel yatırımın teşviki şeklinde bağışlar yapmakta gecikmediler.

Dolayısıyla, ulusal sermayenin oluşumuna ilişkin hâkim görüş, rejimin kendisi tarafından yürütülmektedir. İsrail’e bu hayati görev büyük emperyalist güçler tarafından verilmiştir. Bu nedenle, küresel sermayenin sözde “İsrail mucizesini” yaratmadaki rolü sürekli ifşa edilmelidir. İsrail’de toplam kaynaklar toplam Gayri Safi Milli Hasıla’yı aşmaktadır, bu da tüketim seviyeleri üzerinde baskıya yol açmadan yüksek yıllık büyüme oranı sağlayan yoğun yatırımlara izin vermiştir.

Sonuç olarak, bütün bir devletin küresel emperyalizmin tamamı tarafından finanse edilen bir ekonomik proje olarak ortaya çıkması gibi benzersiz bir olguyla karşı karşıyayız ve bu tek başına Siyonizm ile emperyalizm arasındaki yakınlığı göstermeye yeterlidir. Tek taraflı/bedelsiz transferlerin emperyalizm ve Siyonizm arasındaki kaynaşmayı destekleyen önemli bir özellik olduğu bir gerçektir; ancak yabancı yatırımın uzak ve somut bir anlamı vardı, uluslararası Siyonizm ve emperyalizmin İsrail devletini kurma projesine katılımının bir tezahürüydü.

İsrail ve Amerikan emperyalizmine geçiş

Uluslararası Siyonist hareket başından beri küresel kapitalist hareketle ve emperyalist siyasi güç merkeziyle bağlantılıydı. Geçen yüzyılın başında uluslararası Siyonizm, umudunu İngiliz tekeliyle rekabet eden ve yükselen bir kapitalist güç olan Almanya’ya bağlamıştı. Balfour Deklarasyonu ve Müttefiklerin Birinci Dünya Savaşı’ndaki zaferinden sonra sadakat, Filistin’in kapılarını Yahudi göçüne açan Büyük Britanya’ya kaydı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Dünya Siyonist Örgütü merkezini ABD’ye taşıyarak umutlarını buraya bağladı.

11 Mayıs 1942’de New York’taki Baltimore Oteli’nde düzenlenen Olağanüstü Siyonist Konferansı’nda o zamanlar “Baltimore Bildirisi” olarak adlandırılan belge onaylandı. Bildiride yer alan en önemli husus, Siyonist hareketin ana desteği olarak Amerika Birleşik Devletleri’ne güvenilmesiydi.

Gerçekten de kapitalist dünyanın liderliği, Arap petrol kuyularına tesadüfen el koymuş olan ABD’ye geçmişti ve bu ülkenin önde gelen finansörleri (Cohn, Lieb, Lehman, Goldman, Sachs, Guggenheim, Mullazar, Rockefeller ve Morgan) uzun süredir Yahudi Ajansı ile bağlantılıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ve Fransa ile İngiltere’nin Arap Doğusu’ndaki merkezlerinin çökmesiyle birlikte ABD tüm bölgeye daha güçlü bir şekilde müdahale etti ve Birleşmiş Milletler’in Filistin’i bölme ve İsrail’i kurma kararının arkasında yer aldı.

Ancak İsrail’in kuruluşunun ilk yıllarında ABD, Arapların İsrail’e karşı düşmanlığını kışkırtmaktan korktuğu için İsrail’i finanse ettiğini gizlemek istemiştir. Batı Almanya, ABD ile mutabık kalarak o yıllarda finansman sürecini, açıkça tazminat vererek veya gizlice silah göndererek üstlendi ve ABD sahnede hiç görünmedi. ABD sadece Haziran Savaşı ile ortaya çıktı ve o zamandan beri de İsrail ile olan özel ilişkisini ya da ona olan tam bağlılığını gizlemiyor.

Finansman konusunda Amerika Birleşik Devletleri İsrail’in kuruluş sürecinin organizatörü, itici gücü ve baş finansörü olmuştur. İsrail 1948 ile 1962 yılları arasında ABD’den 3,2 milyar doları aşan bir meblağ almış ve bu para tarımsal yerleşimlerin donatılması ve genişletilmesi, konut inşası, yolların, limanların ve ulaşımın sağlanması ile yenilenmesi ve halka gıda tedariki için kullanılmıştır.

Haziran Savaşı’ndan sonra ABD, çeşitli biçimlerde yabancı fonların ana kaynağı haline geldi. Örneğin, saldırıyı takip eden beş yıl boyunca sağlanan ABD yardımı, ABD’nin savaştan önceki yirmi yıl boyunca İsrail’e sağladığı benzer yardımların iki katını aştı ve özellikle yumuşak krediler olmak üzere artarak sürdü.

ABD’nin İsrail’e verdiği krediler fazlasıyla aşırıdır ve bu krediler tamamen yumuşaktır. Kredilerin ertelenmesi için tanınan ödemesiz dönemler, önceki borçlardan periyodik muafiyetler, yeni hibe ve krediler sağlama inisiyatifi, gümrük tarifelerinde tercihli muamele ve İsrail’e verilen hediyelere uygulanan farklı vergi muamelesi, Amerikan kredilerini İsrail hazine bonoları gibi yapıyor.

ABD yatırımlarına gelince, bu yatırımlar İsrail’in kurulmasından önce bile Siyonist ekonominin güçlendirilmesinde önemli bir işlevsel rol oynamıştır. Zira bu yatırımlar ile Yahudi Ajansı arasındaki işbirliği büyüktü ve burada iki Amerikan şirketinin önemli rolünden bahsediyoruz: 1926’da kurulan “Filistin Ekonomik Şirketi” ve 1942’de kurulan “Amerikan Filistin Şirketi”. Bu sonuncu şirket, Amerikan kapitalizmi ile Siyonizm’i birbirine bağlayan dev bir tekeldir. Şirket, Histadrut ya da İsrail devleti ile ortak olarak işgal altındaki Filistin’de birçok başka şirket tesis etmiştir.

Bugüne kadar, Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasındaki tüm yönetim değişikliklerinde dahi ABD desteği, ABD Temsilciler Meclisi’nin kararları ve yasaları yoluyla kesintisiz olarak yenilenmektedir.

Sonuç olarak, emperyalizm, özellikle de ABD ile İsrail arasındaki ilişki, İsrail’in ABD’nin eyaletlerinden biri sayıldığı, ancak daha ileri bir yerde olduğu ve bu organik bağın hiçbir zaman gizlenmediği göz önüne alındığında; iyi, kötü veya tereddütlü olarak tanımlanamaz. Önceki satırlarda göstermeye çalıştığımız şey işte budur.

İsraipost

Popüler Yazılar